Cemalettin CANLI
Pensilvanya’da mukim şahıs yaptığı bir açıklama ile Gazze seferinin ülke içindeki tartışılmasına bir ayar verdi. Ayar, Türkiye’nin bu meseledeki konumunu bir kez daha belirginleştirdiği gibi, solun/sosyalistlerin kalıcı bir çözüm için müdahil olmalarının zorunlu olduğunu da ortaya koydu.
Öncelikle bu ayarın neler söylediğine bakmak yerinde olacaktır. Ayardaki en belirgin unsur, yapılacak yardımın İsrail’den izin alınarak yapılması gerektiğidir. Böyle yapılmayarak otoriteye başkaldırmak suçu işlenmiştir. Bu yaklaşım, İsrail’in böylesi yardımlar için kapıları açık tuttuğunu kabul anlamına geldiği gibi, kapıları kapalı tutma/kontrol etme hakkının bulunduğunu da söylemektedir. Bu sözler bir gaflet üzerine bina edilmemişse, arkasında başka düşünceleri de barındırdığı açıktır. Çünkü İsrail’in bu kapıları ne pahasına tuttuğu, neyi hedeflediği bir yana –ki hiçbir etik temeli olmadığı açıktır.-, İsrail işgalcidir, hem de en hayâsız bir işgalin sürdürücüsüdür ve bu durumda tek otorite meşruiyettir. Devletler hukuku, milletler bilmem nesi yok hükmündedir. İşgale karşı direnmek haktır ve direneni desteklemek insan olmanın asgari koşuludur. Dolayısıyla İsrail otoritesini tanımakla tanımamak arasındaki fark, meşruiyete dairdir. Bu da hangi saflarda olunduğunu ve ne tür hedeflere ulaşılmaya çalışıldığını gösterir.
Ayarın ikinci unsuru ise İHH ile araya mesafe koyma çabasıdır. İHH ne başında ne de sonunda hareketinin düzünden bir yardım hareketi olduğunu söyledi. Hedeflerinin açıkça İsrail’in politikalarına yönelik olduğu, bu politikaların meşru olmadığı her seferinde ifade edildi. Durum bu merkezdeyken varlıklarından yeni haberim oldu ve politik bir yönlerinin olup olmadığını söyleyebilmek zor, gibi ifadeler, bir yandan aynı zemine bastıkları insanları küstürmeme çabasıyken, diğer yandan Wall Street Journal okuması mümkün olanlara biz onlara benzemeyiz demeye çalışmaktır. Bu yaklaşım kendi içinde tutarlı bir yaklaşımdır. Fakat bu yaklaşım Pensilvanya sakini ile sınırlı değildir. Kendisinin bu çıkışı ile sözcülük yaptığı ve Gazze yolculuğunun başlangıcında, toplumsal tabanlarının duyarlılıkları sonucu, yolculuğu engelleyemeyen AKP ve yandaşları ile aman bi maraza çıkmasın hassasiyeti üzerinden yolculuğa sessiz kalmak zorunda olan ve sonrasında da yaşananlardan iç politikada çıkar devşirmeye çalışan meclis muhalefetinin gırtlağında düğümlenenleri de açık ettiği ortadadır.
Nitekim açıklamalara ilk tepki verenlerden Bülent Arınç, hocaefendinin pek bi doğru söylediğini, dinimizin her durumda müspet hareketi emrettiğini vs söylemektedir. Arınç’ın ifadelerinin, hocaefendinin kendilerine verdiği desteğin zaten pamuk ipliğine bağlı olduğunun ve her an farklı angajmanlara girebileceğinin bilinciyle, he diyelim, küstürmeyelim kaygısıyla yapılmış olduğu kabul edilebilir. Ancak Gazze yolculuğu tartışılırken, müspet hareketin dinin gereği olduğunun vurgulanması, yolculuğun menfi olduğu imasını da barındırmaz mı? Bu tavır, hükümet katındaki bütün celallenmelere karşın, biz onlar gibi değiliz demeye çalışmaktan başka bir anlama gelir mi?
Aynı açıklamalar üzerine CHP adına Kemal Kılıçdaroğlu’nun söyledikleri de benzerdir. Hocaefendinin söylediklerinden sağlıklı bir tartışma zemini bulmaya çalışmak, yaşananların sağlıklı bir zeminde olmadığını söylemektir. Pensilvanya sakininin söylediklerinden hareketle oluşturulacak tartışma zemininden ne çıkacağı, böyle bir zeminin istenip istenmediği ayrı bir tartışma konusudur. Fakat bu zemin arayışı bile başlı başına bir şey söylemekte, CHP’nin laisist duruşunda bir kırılmanın yaşanabileceğini göstermektedir. Ecevit’in son hükümeti öncesindeki duruma benzer gelişmeler mümkündür. Hocaefendi ülkedeki ve bölgedeki gelişmeleri de dikkate alarak, AKP’yi terbiye babından tutum değişikliğine gidebilir.
Hocaefendi ortak paydasında AKP ve CHP hiç de arzulamadıkları İsrail ile papaz olma sıkıntısını ötelerken, –esasen bu gürlemelerin yağmur getirmeyeceği, ne Türkiye’nin ne de kapitalist sistemle arasına mesafe koyamayan hiçbir gücün hiçbir şey yapamayacağı açıktır- İHH ve AKP’yi kendi tarlasında icarcı olarak değerlendiren SP ile de aralarındaki mesafeyi korumuş olurlar.
Gazze’de ve Filistin’de yaşanan vahşet icabı halinde yürekleri yakan ateş olarak baki kalır ve yağmur getirmeyen gürlemeler olarak iç politikada elbette işe yarar. Böylesi bir tutumun da teslimiyet olduğu, Ortadoğu barışına katkısının olmayacağı açıktır.
Şimdiye kadar olduğu gibi, son süreçte de Filistin meselesinde tutarlı tavır alan güçlerin –meseleyi bölgesel hegemonya çabasının bileşeni yapmak isteyen İran gibi güçler ve İslamcılar bir yana- hemen tamamının sol-sosyalist güçler olması, meselenin inanç sistemleri ve siyasal kayıkçı kavgalarından öte, etik estetik boyutlarının bulunduğunu ve bunun da sol/sosyalistlere daha çok görev yüklediğini eklemek gerekmektedir.
Bu görevlere ilişkin tartışma bir sonraki yazıda işlenecektir.
cumalicemo@gmail.com