Rahmi YILDIRIM
Cumhuriyet gazetesinin ve Türk medyasının İlhan abisi yok artık.
İlhan Selçuk sadece medyanın değil, Türk düşünce ve siyaset hayatının da çok önemli bir aktörüydü. Kemalist düşünce ve siyaset, belki de Doğan Avcıoğlu kadar simgesel ve etkili bir savunucusunu ve sözcüsünü yitirdi.
Ölümüne, araya soğukluk girdiği için aranıp sorulmayan bir aile büyüğü ölmüş gibi üzüldüm.
İlhan Selçuk, sadece benim ve benim kuşağımın değil, benden önceki ve sonraki kuşakların da sola açılan ilk penceresiydi.
* * *
12 Mart faşizmininin boğucu havasını, darbenin olduğu yıl öğrenci olarak girdiğim Kuleli Askeri Lisesi’nde soludum. Okul yönetimi, komünistlerin ülkeyi nasıl bölüp parçalamaya (!) çalıştıklarına ilişkin broşürler dağıtıyor, kütüphanede düzenlediği sergide “İçimizdeki hainleri tanıyalım” başlığı altında Madanoğlu ve öteki cuntalara karşı uyarılarda bulunuyordu. Kara gözlüklerinin arkasındaki 1’inci Ordu Komutanı Faik Türün zaman zaman okulu ziyaret ediyor, bu arada sevdiğimiz bazı öğretmenlerin uzak illere sürgüne gönderilmelerine akıl erdiremiyorduk. Çocuk dimağım, ülke genelinde ve okuldaki antikomünist, militarist ve milliyetçi ideoloji bombardımanıyla bloke olmuştu. Basbayağı ırkçı, şoven milliyetçi bir yetişkin adayıydım. Soyut Atatürk sevgisi, en küçük bir eleştiriye bile tahammül edemeyecek derecede derin ve yoğundu.
İşte bu ideolojik bombardıman altında, lise son sınıftayken, haliyle sempati duymadığım İlhan Selçuk’la tanıştım. Gazetede 1974 Mart ayının ilk haftasında İlhan Selçuk’un iki yazısı vardı.
“İki Sav” başlıklı yazıda Selçuk, Atatürk’ün ve Kurtuluş Savaşı’nın tarihsel konumunu tartışmaya açmıştı: “Tezlerden birincisi: Milli Kurtuluş Savaşımız antiemperyalist bir savaştır. Salt Yunanlılara karşı değildir. Yunanı aşarak başta İngilizler olmak üzere emperyalizme karşıttır. Tezlerden ikincisi: Milli Kurtuluş Savaşımız antiemperyalist bir savaş değildir. Yunanlılara karşı bir harptir. Emperyalizmin iç sorunu olarak nitelenmelidir. Gazi Mustafa Kemal İngilizlere karşı değildi, hatta İngilizlere yakındı. Anglosaksonlar bir yanda sarayı, diğer yanda Mustafa Kemal’i gözeterek işlerini yürüttüler. (…) Türkiye’nin bundan sonraki geleceğinde fikir ve bilim özgürlüğü sağlandığı oranda, Milli Kurtuluş Savaşı ve Atatürk’ün niteliği tarihin laboratuarında en acımasız biçimde eleştirilecek, bilimin keskin neşteri, geçmişin düğümlerine vurulacaktır.”
Yazısının sonunda İlhan Selçuk, bu tezlerin Türkiye’nin geleceğinde ve sağ-sol tartışmasında büyük önem taşıdığını, hangisinin bilim tarafından doğrulanacağına göre Atatürk’ün büyüyeceğini ya da tarih terazisindeki ağırlığının sıfırlanacağını savunuyor, bu yüzden bilim özgürlüğünün her şeyin üstünde tutulması gerektiğini vurguluyordu (Cumhuriyet, 5 Mart 1974).
“Makûs Talih” başlıklı yazıda ise İlhan Selçuk, Atatürk’ün yanında ve emrindeki İsmet İnönü ile Atatürk’ten sonraki İsmet İnönü’nün farklı olduklarını, Atatürk’ten sonraki İnönü’nün 1947 yılında Türkiye’yi ABD’ye yanaştırdığını, 1964 yılında ABD Başkanı Johnson’dan aldığı mektubun İsmet Paşa’nın makûs talihini damgaladığını yazmıştı (Cumhuriyet, 6 Mart 1974).
Ürettiği soru işaretleriyle beynimi bir matkap gibi oymaya başlayan yazılar karşısında savunmasızdım. Danışabileceğim kişiler öğretmenler olabilirdi. Tarih, fizik ve edebiyat öğretmenleri derslerde güncel gelişmelere de değiniyorlardı. Onların yardımını isteyebilirdim.
Hafta sonu izninde okuduğum yazıları kesip cebime koydum, okula döndüm. Önce tarih öğretmenine verdim yazıları, beni aydınlatmasını istedim. Bir hafta oyaladı. Nihayet yazıları geri verirken, bu gibi konulardan uzak durmamı, yazıları üzerimde bulundurmamamı tavsiye etti, yazılar üzerimde yakalandığı takdirde başıma iş açılabileceği uyarısında bulundu.
İlhan Selçuk’un yazıları karşısında biraz daha çaresiz ve savunmasız kalmıştım. Fizik ve edebiyat öğretmenleri de yazıları yorumlamaktan kaçınınca bizzat okuyup araştırmak dışında bir seçenek kalmamıştı.
Okumaya, araştırmaya zaten hevesliydim. İlhan Selçuk’un kışkırtıcı yazılarıyla yeni bir pencere açıldı. Kuleli’de ve 1974 yazında girdiğim Kara Harp Okulu’nda sıkı bir disiplin vardı, okula kitap getirmek yasaktı. Kitap ancak hafta sonlarında okul dışında gizlice okunabilirdi. Türkiye’nin Düzeni’yle başladım. Nutuk ve Kur’an başucu kitapları gibiydi. İki yıl sonra Kapital ciltleri de okunmuş kitaplar arasındaydı. Antikomünist, militarist, şoven milliyetçi koşullanma, şaşırta şaşırta, acı çektire çektire de olsa sona ermişti.
İlhan Selçuk artık antipati duyduğum biri değildi. Tersine, hiç yüz yüze karşılaşmasak da, kendimi İlhan Selçuk dostu sayıyordum. Türkiye sosyalist aydınlanma sürecindeydi. İlhan Selçuk’un penceresi de sola açılıyordu. Ne ki genişleyen sol pencerenin yanında İlhan Selçuk’un penceresi giderek küçücük kalıyordu.
Pek çok kişi benzer bir serüven yaşadı; ezen, ezilen, sol, devrim, sosyalizm, komünizm sözcüklerini ilk İlhan Selçuk’tan, Çetin Altan’dan, Aziz Nesin’den ve diğerlerinden duydu. Cumhuriyet gazetesi okumak, koltuğunun altında gazeteyle dolaşmak yaşamsal tehlikeye davetiye çıkarmakla eşdeğerdi. Hatta, Harp Okulu 1978 devresindeki çok sert ayrışmanın nedenlerinden biri de Cumhuriyet gazetesi okuyabilme isteği ve çabasıydı.
* * *
Sosyalist aydınlanma süreci 12 Eylül süreciyle terörize edildi, darbeyle kesintiye uğradı. İlk kez İlhan Selçuk’un penceresinden sola bakanların binlercesi sokak çatışmalarında, kolluk operasyonlarında öldürüldü; yüz binlercesi işkenceden geçirildi; onlarcası darağaçlarında katledildi.
Sosyalist aydınlanma yıllarının başucu kitaplarından “Onlar Uyanırken” broşürünün yazarı Çetin Altan, kendisi “uyanıp” döndü.
İlhan Selçuk ise dönmedi. Ne ki, dönmedi ve kalbi emekçilerde kaldıysa da penceresi sermaye ideolojisine açıldı; halkçılığının yerini yer yer şovenizme varan milliyetçilik, başrolünde asker sivil bürokratların olduğu devrimciliğinin yerini on yıllarca mücadele ettiği sağcı sermaye siyasetçileriyle ve faşistlerle uzlaşma arayışı aldı.
Onca antiemperyalistliğine karşın sırf AKP’den kurtulmak düşüncesiyle küresel faşizmin şeflerine akıl verip uzlaşmaya kapı açarken,
Komşu bir ülkeyi Amerikan emperyalizminin sofrasına atarken,
Kürtlerin özgürlük taleplerine “Türkler yine çıldırabilir” diye karşı çıkarken,
Türkiye’nin Kürt coğrafyasına NATO’yu çağırırken,
Ülkücü mafya reislerinin kontrgerilla operasyonlarında görevlendirilmelerini meşrulaştırırken,
AKP’ye karşı güç birliği kuruntusuyla işkenceci faşistleri affederken,
KİT’lerin özelleştirme adı altında yağmalanmasını (alan Koç veya OYAK ise) alkışlarken,
Asker düşmanlığını eleştirmek için yolsuzluk usülsüzlük skandallarına adları karışan generalleri bile himaye ederken; sağ gözle sermaye sınıfına sol gözle emekçi sınıflara bakan küçük burjuva devrimciliğinin ikircikli karakteriyle uyumlu duruş sergilediğinin herhalde farkındaydı
Bu duruşuyla sosyalistlerin gönlündeki yerini yıktığının da herhalde farkındaydı.
Sosyalistlerin kalbindeki yerini nasıl ve neden terk ettiği sorusunun yanıtı ayrıntılı bir incelemeyi gerektirir.
Ölümüne, araya soğukluk girdiği için aranıp sorulmayan bir aile büyüğü ölmüş gibi üzüldüm.
Dinsel bir temenniye herhalde ihtiyacı yoktur.
Ailesine ve Cumhuriyet gazetesine sabır ve başsağlığı dilerim.
rahmiyildirim1238@yahoo.fr